Loader

1. İman; Allah’a, Rasûllerine, meleklerine, kitaplarına, ahiret gününe, kaderin, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmaktır.
“O Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene iman etti müminler de. Onların her biri, Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine inandı. Peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız (derler). Ve: ‘(Rabbimiz,) dinledik, itaat ettik. Rabbimiz senden mağfiret dileriz ve dönüş ancak sanadır.’ dediler.” [13]

“...İman; Allah’a, meleklerine, Rasûllerine, kitaplarına, ahiret gününe, kaderin hayrına ve şerrine inanmandır...” [14]

2. İman esasları bir bütündür. Bunların tamamına inanıp birini inkar eden ile tamamını reddeden arasında fark yoktur. Allah (cc) sadece Cibril’e düşmanlık eden Yahudilerin tutumunu dahi, tüm iman esaslarına düşmanlık olarak kabul etmiştir.

“De ki: ‘Kim Cebrail’e düşman ise muhakkak ki O (Allah), onu (Kur’an’ı) Allah’ın izniyle kalbine önündekini doğrulayıcı, müminlere de hidayet ve müjde olmak üzere indirmiştir.’ Kim Allah’a, meleklerine, Peygamberlerine, Cebrail ve Mikail’e düşman olursa, şüphesiz Allah, o kafirlerin düşmanıdır.” [15]

“Şüphe yok ki Allah’ı ve Peygamberlerini inkar ederek kafir olanlar, bir de Allah ve Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler ve: ‘Kimine inanırız, kimini inkar ederiz,’ diyenler, böylece bunun (küfür ile imanın) arasında bir yol tutmaya yeltenenler; işte onlar gerçek kafirlerin ta kendileridirler. Biz o kafirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” [16]

Herhangi bir Peygamberi, kitabı ya da meleği inkar eden kimse, tüm iman esaslarını inkar etmiş gibidir.

3. Allah’a iman üç ana esas üzere kuruludur:

a. Uluhiyet Tevhidi: İlah; kendisine ibadet edilendir. Uluhiyet tevhidi; kulun ibadet cinsinden olan fiillerini sadece Allah’a yapması, hiçbir şeyi O’na ortak/şirk koşmamasıdır. İbadet cinsinden olan dua, adak, namaz, tavaf ve yasa yapma hakkının verilmesi gibi amellerden birini dahi Allah (cc) dışında bir varlığa, şahsa ya da kuruma veren, onu, Allah’ın dışında ilah edinmiştir.

“De ki: ‘Hiç şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakta duran bir dine, muvahhid olan İbrahim’in dinine iletti. O, müşriklerden olmadı.’ De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum. Ve ben Müslümanların ilkiyim.’ “ [17]

“...Hüküm ancak Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” [18] [19]

b. Rububiyet Tevhidi: Rabb; yaratan, düzenleyen, sahip olan ve terbiye eden demektir. Rububiyet tevhidi, Allah’ı fiillerinde birlemek ve O’nun (cc) yaptıklarına O’ndan başkasının güç yetiremeyeceğine inanmaktır.

“De ki: ‘Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Yahut o gözlere ve kulaklara malik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkaran, diriden ölüyü çıkaran kimdir? İşleri yerli yerince kim yönetiyor?’ Hemen ‘Allah’ diyecekler.” De ki: ‘O hâlde (O’na şirk koşmaktan) korkmaz mısınız?’ “ [20]

“Şüphesiz, Rabbiniz o Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra Arş’a istiva etti. Geceyi durmadan kovaladığı gündüze bürür O. Güneş’i, ay’ı ve yıldızları emriyle buyruğuna tabi olarak yaratan O’dur. İyi bilin ki yaratma da emretme de yalnız O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir!” [21]

Allah (cc) âlemlerin Rabbi yani terbiye edicisidir. O, yarattıklarını iki şekilde terbiye eder:

• Koymuş olduğu kevnî kurallarla kainatı düzenler ve karışıklık çıkmasını engeller. Güneşin doğması ve batması, gecenin gündüzü takip etmesi, gök cisimlerinin bir yörüngede hareket etmesi bu kurallar dahilindedir. Allah (cc) bu düzeni iptal ettiği gün dünyanın sonu, yani kıyametin başlangıcıdır.

• İndirdiği hükümler ile yani anayasa olan Kur’an ve şeriatla insanı ve toplumu terbiye edip düzenler. İnsanların bu düzeni terk edip, cahil, zalim, unutkan ve hevasına düşkün beşerin yaptığı kanunlara tabi olması; toplumsal kıyamet olarak isimlendirebileceğimiz anarşi, kaos, mal ve can emniyetinin ortadan kalkması demektir.

Allah’ın dışında bir merciye terbiye hakkı tanıyan ya da kendini terbiyeci kabul edenler, Allah’ın dışında rabler edinmişlerdir.

Bunun en açık hâli; Allah’ın kanunlarını değiştiren ve O’nun helallerine haram, haramlarına helal diyen din adamlarının tutumuna sessiz kalan ve hayatlarını onlara göre düzenleyen ehl-i kitaptır. Allah (cc) şöyle buyurur:

“Onlar Allah’ı bırakıp alimlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Halbuki onlar bir tek ilaha ibadet etmekten başkasıyla emrolunmamışlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların ortak/şirk koştukları her şeyden münezzehtir.” [22] [23]

c. İsim ve Sıfat Tevhidi: Yüce Allah’ın (cc) Kur’an ve Sünnet’te kendisini tanıttığı gibi O’nu tanımak ve sıfatlarında O’nu birlemektir.

Allah (cc) gaybtır. Kulların O’nu görmesi ya da akılla idrak etmesi olanaksızdır. O’nu (cc) tanımanın tek yolu, Kitap ve Sünnet’te varid olan tanıtıcı naslara iman edip teslim olmaktır.

Kur’an ve Sünnet’te sabit olan tüm sıfatlara iman eder, bunları akla arzetmez, tevil ve tahrif yoluna sapmaz ve aklî bir takım önermelere uymadığı gerekçesiyle inkar etmeyiz.

“...Rahman arşa istiva etti...” [24]

“...Yahudiler dedi ki: ‘Allah’ın eli bağlıdır’. Elleri bağlandı ve bu söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Bilakis O’nun iki eli de açıktır.” [25]

“...Allah onlara kızdı, lanet etti ve onlara cehennemi hazırladı.” [26]

“...Tüm fazilet Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” [27]

“Allah’ın eli onların elinin üzerindedir...” [28]

Bu naslara iman eder, kelimelerin delalet ettiği manaları tasdik ederiz. Rabbimizin sıfatlarının O’nun şanına yakışır bir şekilde olduğuna, insan aklının O’nun sıfatlarını ve keyfiyetini idrak edemeyeceğine inanırız. Mutlak kemal sıfatlar Allah’a ait olduğu gibi tüm eksiklik ve noksanlıklardan Rabbimizi tenzih ederiz.

“...Hiçbir şey O’nun benzeri değildir. O, işiten ve görendir.” [29]

“...Kimse de O’nun dengi değildir.” [30]

“...Göklerde ve yerlerde en yüce sıfatlar yalnız O’nundur.” [31]

Allah’ın (cc) bazı sıfatlarını kulların sıfatları ile kıyaslayıp reddetmek, Yahudilerin başlattığı bir sünnettir. Allah (cc) şöyle buyurur:

“Allah’a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? Allah da o verdiğini ona pek çok kat arttırsın. Allah daraltır, genişletir. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.” [32]

Bu ayeti duyan Yahudiler, ‘Allah fakir mi ki bizden para/ödünç istiyor?’ diyerek itiraz ettiler. Bunun üzerine Rabbimiz şu ayetleri indirdi:

“Andolsun Allah: ‘Muhakkak Allah fakirdir ve biz zenginiz.’ diyenlerin sözlerini işitmiştir. Onların o sözlerini ve haksız yere Peygamber öldürmelerini yazacağız. Ve (onlara): ‘O yakıcı azabı tadınız’ diyeceğiz!” [33]

Yahudilerin bu sünneti, filozoflardan etkilenen kelamcılar eliyle İslam’a sokulmuş ve Allah’ı tanıtan ayetler aklî bir süzgece tabi tutulmuştur. Bir kısmı bu sıfatları inkar edip küfre sapmış, bir diğer grup bunları tevil edip akıllarına uygun manalara yormuş ve Sünnet yolundan sapıp bidat ehli olmuşlardır.[34]

4. Bir dine müntesip olmak insanı o dinin ehlinden kılmaz. Kişi intisab ettiği dinin aslını/özünü, inanç ve amel olarak yaşamadıkça, intisabı kendi aleyhinde hüccet olur.

Yahudi, Hristiyan ve Mekkeli müşrikler kendilerini İbrahim’e (as) nispet ediyorlardı. Ancak İbrahim’in milletinin özünü hayatlarında bulundurmadıkları için bu nispetleri iddiadan öteye geçmedi.

“İbrahim bir Yahudi değildi, bir Hristiyan da değildi. Fakat o, Hanif bir Müslümandı, o, müşriklerden de değildi. Şüphesiz insanlar arasında İbrahim’e en yakın olanlar, elbette ona uyanlarla, şu Peygamber ve (ona) iman edenlerdir. Allah müminlerin velisidir.” [35]

5. İslam dininin aslı, Kelime-i Tevhid’in içinde kodlanmış ve Adem’den (as) Muhammed’e (sav) tüm Peygamberlerin ortak çağrısı bu olmuştur.

“Senden önce gönderdiğimiz her bir Peygambere mutlaka şunu vahyederdik: ‘Benden başka ilah yoktur. O hâlde yalnız bana ibadet edin.’ “ [36]

Peygamberlerin daveti ve bu kelimeyi kavimlerine nasıl sunduklarına bakarsak İslam’ın özü anlaşılmış olur.

“Ansolsun ki biz her ümmet arasında: ‘Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının!’ diye bir Peygamber göndermişizdir. Allah içlerinden kimine hidayet verdi, kiminin aleyhine olmak üzere sapıklık hak oldu.” [37]

“Hani İbrahim babasına ve kavmine: ‘Muhakkak ben, sizin ibadet etmekte olduğunuz şeylerden uzağım.’ demişti. ‘Ancak beni yaratan müstesna. Gerçekten O, beni hidayete kavuşturacaktır.’ Böylece onu -belki tekrar dönecekler diye- kendisinden sonra gelecekler arasında kalacak bir kelime[38] kıldı.” [39]

“Dinde zorlama yoktur. Gerçekten iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Kim tağutu inkar eder ve Allah’a iman ederse o muhakkak, kopması mümkün olmayan sapa sağlam bir kulpa[40] (Kur’an’a, İslam’a) yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.” [41]

Meşhur Cibril hadisinde Allah Rasûlü (sav): “İslam; Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna şahitlik etmen, namazı kılman, zekatı vermen, Ramazan orucunu tutman ve güç yetirdiğin taktirde hac yapmandır...” [42] buyurur.

Hadisin bir rivayetinde: “...İslam; yalnızca Allah’a ibadet edip, hiçbir şeyi O’na ortak/şirk koşmamandır. Namazı kılman...” [43] şeklinde geçer.

Benzer bir uslübu; “İslam beş şey üzere bina edilmiştir. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın kulu ve rasûlü olduğuna şahitlik etmek, namazı kılmak...” [44] hadisinde de görmekteyiz.

Hadisin diğer rivayetleri de şöyledir;

“...İslam beş şey üzere bina edilmiştir: Allah’ı birlemek...” [45]

“...İslam beş şey üzere bina edilmiştir: Allah’a ibadet edilip, O’nun dışında ibadet edilenlerin reddedilmesi...” [46]

Bu nasların farklı varyantları vardır. Ancak biz hepsini bir araya getirdiğimizde anlıyoruz ki; tüm Rasûllerin dini olan ve Allah’ın yanında başkasının asla kabul edilmeyeceği İslam, şu esas ve asıllardan oluşmaktadır:

a. Allah’ın ibadette birlenmesi

b. Hiçbir şeyin Allah’a ortak/şirk koşulmaması

c. Allah’ın dışında ibadet edilen tağutların reddedilmesi

Bu asılları yerine getirmeyen insanların sadece İslam’a girişin sembolü olan Kelime-i Tevhid’i dillendirmeleri onlara fayda sağlamaz.[47]

6. Bütün bu maddelerin kendisinde hayat bulduğu sure, Kafirun Suresi’dir.

“De ki: ‘Ey kafirler! Ben sizin ibadet etmekte olduklarınıza tapmam. Siz de benim ibadet ettiğime tapanlar değilsiniz. Sizin ibadet ettiklerinize tapacak da değilim. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değisiniz. (Artık) sizin dininiz sizin olsun, benim dinim de benim.’ “ [48]

“Peygamber’le beraber bir yolculuğa çıktım. Rasûl, bir adamın Kafirun Suresini okuduğunu duydu. ‘Bu adam şirkten beri olmuştur.’ dedi.” [49]

Allah Rasûlü (sav): “Seni getiren şey nedir? diye sordu. Dedim: ‘Bana yatarken okuyacağım bir şey söyle.’ Dedi ki (sav): ‘Yatağa girdiğinde Kafirun Suresini oku. Onun üzerine uyu, o şirkten beraattir.’ ” [50]

Kafirun Suresi şirkten beraattir. Şirkten beraat, İslam’a girişin; imanına şirk bulaştırmamak ise, İslam dairesinde kalmanın şartıdır.

“İman edenler ve imanlarına da zulüm (şirk) karıştırmayanlara gelince; işte onlaradır güvenlik ve onlardır hidayete ermiş olanlar.” [51]

“Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: ‘Eğer şirk koşarsan, andolsun ki amelin boşa çıkar ve muhakkak zarar edenlerden olursun.’ “ [52]

Şirkten beraat olan Kafirun Suresi şu maddeleri içermektedir:

• Müşriklerin tekfir edilmesi

• Onların (müşriklerin) ibadet ettikleri ilahların ve bu ilahlara sunulan ibadetlerinin batıl olduğuna itikad etmek

• Onlarla aynı ilaha ibadet etmediğimizin beyanı

• Üzerinde bulundukları, içine şirk bulaştırılmış din ile İslam’ın ayrı şeyler olduğuna vurgu ve dinlerinden beri olma

7. Hakimiyet Allah’ındır. Yaratan, rızık veren, mülkü elinde bulunduran Allah (cc); insanlara kanun yapan, helal-haram belirleyen tek merciidir. Hakimiyet/egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır.

Hakimiyetin Allah’a ait oluşu dört asıl üzere bina edilmiştir:

a. Hakimiyet Allah’a aittir ilkesine itikad etmek.

“...Hüküm yalnızca Allah’a aittir. O, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” [53]

“...O, kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” [54]

“İyi bilin ki yaratma da emretme/hükmetme de yalnız O’nundur.” [55]

b. Yönetici konumunda olanların yalnızca Allah’ın kanunlarıyla hükmetmesi.

“Ey Davud, biz seni gerçekten yeryüzünde bir halife kıldık. O hâlde insanlar arasında hak ile hükmet, sakın hevaya uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah’ın yolundan sapanlara hesap gününü unuttuklarından, onlar için çok çetin bir azap vardır.” [56]

“Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik ki, onda bir hidayet ve nur vardır. (Allah’ın hükmüne) teslim olmuş olan Peygamberler, Rabbaniler ve bilginler de Allah’ın kitabını korumaları istendiğinde, onunla Yahudilere hükmederlerdi. Hepsi de onun üzerine şahittiler. O hâlde insanlardan korkmayın, benden korkun. Benim ayetlerimi az bir pahaya satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” [57]

“Onların heva (ve heves)lerine uymayarak aralarında (yalnız) Allah’ın indirdiği ile hükmet ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni vazgeçirirler diye onlardan sakın. Şayet yüz çevirirlerse bil ki bazı günahlarından dolayı Allah onları cezalandırmak ister. Gerçekten insanların çoğu fasıktırlar. Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakin sahibi (hakka kesin inanan) bir toplum için kimin hükmü Allah’ın hükmünden daha güzel olabilir.” [58]

c. Yönetilen konumunda olanların bu yetkiyi sadece Allah’a vermeleri

“Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara kanun kılacak ortakları mı vardır? [59]

“O, size kitabı açık açık indirmişken Allah’tan başka bir hakem mi arayacakmış? Kendilerine kitap verdiklerimiz bunun muhakkak Rabbin tarafından hak ile indirildiğini bilirler. Artık sakın şüphe edenlerden olma. Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir. Onun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O (herşeyi) işitendir, hakkıyla bilendir.” [60]

“Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin. Çünkü o elbetteki bir fısktır. Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar. Eğer onlara itaat ederseniz elbette siz de müşrikler olursunuz.” [61] [62]

“Onlar Allah’ı bırakıp alimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Halbuki onlar bir tek ilaha ibadet etmekten başkasıyla emrolunmamışlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların ortak/şirk koştukları her şeyden münezzehtir.” [63] [64]

d. Günlük niza’ ve sorunlarda Allah’ın kanunları dışında kanunlarla hükmeden mahkemelere başvurmamak

“Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara iman ettiklerini iddia edenleri görmez misin? Kendisini red/inkar etmekle emrolundukları hâlde tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar. Şeytan da onları (hidayetten saptırıp) uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister.” [65] [66]

8. Allah’ın ahkamı ile yönetilmeyen devletler tağuti sistemler olup, yönetici konumunda bulunan partiler de tağutturlar. İslam olmanın yolu; bunların küfrüne itikad edip, onları reddetmek, onların kendisiyle tağutlaştıkları yol ve yöntemlerinden teberri etmektir.

Yönetimde bulanan parti ve şahısların laiklik ve demokrasiyi benimseyen insanlar olmalarıyla, İslami referanslarla hareket edip, demokrasiyi bir araç görmeleri arasında şer’i olarak fark yoktur.

Necaset ile necasetin temizlenmeyeceği gibi, Allah’a şirk koşup tağutlaşarak da Allah’ın dinine hizmet edilmez.

9. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ ilkesine dayalı ‘Demokrasi’ beşerî bir dindir. Her dinin bir ibadet ve bağlılık anlayışı olduğu gibi Demokrasi’nin ibadeti de vardır, bu da seçimlere katılmaktır. Oy kullanmak, Allah’a şirk koşmak ve Demokrasi dinine girmektir.

Konuya delalet eden nasların/delillerin açıklığı, mevcut sistemlerin Demokrasiyi açık bir şekilde izah etmesi, yürürlükte olan kanunların İslam’ın zorunlu bilinen ahkamına aykırı oluşu bu meselenin açık bir mesele olduğunun kanıtıdır. Bu meselenin kapalı bir mesele olduğunu söyleyip, Allah’a şirk koşan insanları Müslüman kabul edenler, apaçık bir dalalet içerisindedirler.

10. Her tağuti düzen insanları uyuşturup sisteme kul kılmak için kendine özgü tezgahlar kurar.

“Güçsüz bırakılanlar, büyüklük taslayanlara derler ki: ‘Hayır, gece gündüz hilekârlıklar(ınız bizi bu hâle koydu). Çünkü siz bize Allah’ı inkâr etmemizi, O’na ortaklar koşmamızı emrederdiniz.’ Azabı göreceklerinde ise (hep birlikte) pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. Biz de kafirlerin boyunlarına tasmalar koyarız. Yoksa onlar işleyegeldiklerinden başkası ile mi cezalandırılacaklar?” [67]

Bu tezgahlarda kalpleri şirk ve küfür sevgisiyle kirlenmiş nesiller yetişir. Bu nesiller sınıf sınıftır. Şirk ve küfür ideolojisini benimseyip düzenlerin gönüllü kulluğunu yapanlar olduğu gibi, kendini Musa’ya nisbet edip Firavun’a kölelik yapan zümreler de vardır. Asıl tehlikeli olan ikinci gruptur. Bunlar Musa’ya tabi olsalar dahi her fırsatta Allah’a isyan eden, şirke ve buzağıya meyleden, Peygamberlerini öldürüp Allah’ın ayetlerini yalanlayan insanlardır. İsrailoğullarının Kur’an’da anlatılan kıssaları, en fazla bu noktaya dikkat çekmiştir.

Günümüzde insanların sistem için köleleştirildiği yerler okullardır. Günümüz tağutları bu okulları inşa ediş amaçlarını, eğitim ve müfredatla ulaşmak istedikleri sonucu, açık bir şekilde ifade etmektedirler.

Milli Eğitim Kanunu (Madde 2): ‘Türk milli eğitiminin genel amacı, Türk milletinin bütün fertlerini, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk milletinin ahlaki, insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye’ye karşı görev ve sorumluluklarını bilen…’

Milli Eğitimin Genel Amaçları (Madde 5): ‘Milli Eğitim amaç ve ilkeleri doğrultusunda, öğrencilere Atatürk ilke ve inkılâplarını benimsetme, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasına ve demokrasinin ilkelerine… İnsan hakları, çocuk hakları, başkalarının haklarına saygı… Birey olma bilinci kazandırabilmektir.’

Şirk ve tağuta kulluğun sistematik olarak insanlara dayatıldığı bu kurumlarda bulunmak İslam’la bağdaşmaz. Bu kurumlarda bulunup çocuklarını sakındırdıklarını iddia edenler bataklığa girip çamura bulanmadan çıktıklarını iddia edenler gibidirler. Okulda öğretmen ve arkadaşlarını, evde ebeveyn ile çevresini memnun etmeye çalışan çocuk; zamanla iki yüzlü, kaypak, her ortamda söyleyecek sözü olan ve her zorlukta ahdini bozmaya şer’i kılıf bulan İsrailoğulları ahlakına sahip olacaktır.

Okullarda sistematik olarak işletilen sözlü, fiilî ve itikadi şirklere rağmen bu kurumlara evlatlarını teslim edenler İslam’la bağlarını koparmışlardır.[68]

11. Müminler Allah’a olan imanları gereği Allah’ı, Rasûlü’nü ve müminleri dost edinirler.

“Sizin (asıl) veliniz ancak Allah’dır, O’nun Peygamberidir ve namazını kılan ve rüku hâlinde iken zekatını veren müminlerdir.” [69]

Mü’minler; Allah düşmanlarını, şirki ve fesadı yeryüzüne yayanları, İslam’ı yürürlükten kaldıran ve İslam’a savaş açanları dost edinmezler. Böylesi bir dostluk imanı bozar.

“Ey iman edenler, Yahudileri de Hristiyanları da veli (dost ve yönetici)ler edinmeyiniz. Onlar (ancak) birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden kim onları veli edinirse, muhakkak o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” [70]

“Onlardan birçok kimsenin kafirleri veli edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendilerine hazırladığı şey ne çirkin şeydir! Çünkü Allah onlara gazap etmiştir. Azapta da ebedi kalıcıdırlar. Eğer Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları veli edinmezlerdi. Fakat onlardan bir çoğu fasık kimselerdir.” [71]

Dost/veli edinmek; yakınlık, tabi olmak, yardım etmek, sevmek gibi anlamlara gelir. Günümüzde İslam’a ve onun pak ahkamına açılmış bir savaş bulunmaktadır. Allah’a harp ilan eden ve bunu da orduları ve askerleri vesilesiyle yapan sistemlere askerlik veya polislik yapmak, onları dost edinmek ve iman bağlarını koparmaktır.

12. Mevcut maddeler ışığında:

İçinde yaşadığımız toplum, tağutu tanımayan ve buna bağlı olarak onu reddetmeyen, Allah’a şirkin her türlüsüyle ortak koşan yani İslam’ın hakikatinden uzak olan bir toplumdur.

Kendilerini İslam’a nisbet etmeleri, Kelime-i Tevhid’i nutku, namazı ikamesi, ezanların okunması gibi İslam’dan olan şeylerin yapılmasının toplumun hükmüne bir etkisi yoktur. Bunlar; İslam’ın hakikatinden habersiz insanların, Allah’a şirk koşmakla beraber yaptıkları şeylerdir. Allah’a şirk koşmakla beraber kendilerini İbrahim’e (as) nispet eden Yahudi, Hrıstiyan ve Mekkeli müşriklerin bu iddiası geçersiz olduğu gibi, toplumun kendini Muhammed’e (sav) nispeti de geçersizdir.

Şirk üzere yetişen toplumlar, kendilerini bir önceki Nebiye nispet etseler de aslen küfür üzere olan toplumlardır.

13. İslam alameti, yapıldığında İslam’ı ve Müslümanları diğer dinlerden ayıran ve İslam’a has olan şeylerdir. Bunlar bir şahısta görüldüğünde hakikatini bilmesek dahi başlangıç olarak ona Müslüman muamelesi yapılır.

İslam alametleri değişkendir. Her zaman ve mekânda, Müslümanların ayırıcı vasıfları İslam alametleri olarak kabul edilir. Allah Rasûlü (sav) döneminde Kelime-i Tevhid, namaz, ezan, ‘Ben Müslümanım’ sözü sadece Müslümanlara ait olduğundan bunlar İslam alameti kabul edilirdi.

Ebu Bekir (ra) döneminde riddet hadiseleri başgösterdi. Yalancı Peygamberlere tabi olan, zekat vermekten imtina edenler ‘La ilahe illallah’ diyor, namaz kılıyor ve ezan okuyordu. Sahabe bunları İslam alameti saymadığı için, bu alametleri taşımalarına rağmen onlarla savaşmıştır. Yalancı Peygamberleri tasdik eden ve zekatı vermeyenlerden teberri etmeyi, onların dirilerinin sapık, ölülerinin ateşte olduğunu ikrar etmeyi İslam alameti kabul etmişlerdir.

Günümüzde de durum bundan farklı değildir. Allah’a savaş açan bir laikin, Müslümanlara karşı verilen savaşı komuta eden bir komutanın, topluma fesat ve çirkeflik yayan bir sanatçının, tüm küfür önderlerinin ‘La ilahe illallah’ sözünü ikrar ettiğini, namaz kıldığını, ‘Elhamdulillah ben de Müslümanım’ dediğini görüyoruz. Bu sebeple, bunlar ayrıcı olma vasfını yitirmiş ve İslam alameti olmaktan çıkmıştır.

İslam alameti; mevcut rejimlerden, İslam zannedilen ancak hakikati şirk ve hurafelerden oluşan uydurulmuş dinlerden teberri etmektir.[72]

14. Tekfir; namaz, oruç, zekat gibi şer’i bir hükümdür. Allah’ın ve Rasûlü’nün sözleriyle sabittir. Tekfiri inkar etmek, hafife almak, delillere dayanarak Allah’ın kafir dediğine kafir diyenleri küçümsemek, Allah’ın ayetleriyle dalga geçmek ve şer’i hükümleri hafife almak demektir.

“Andolsun, onlara (Tebuk’e giderken söyledikleri o alaylı sözlerini) soracak olsan, elbette şöyle diyeceklerdir: ‘Biz sadece eğlenip şakalaşıyorduk.’ De ki: ‘Allah ile, O’nun ayetleriyle ve Rasûlü ile mi eğleniyordunuz?’ Özür dilemeyin. Siz iman ettikten sonra gerçekten kafir oldunuz. İçinizden bir grubu affetsek bile, günahkar kimseler oldukları için diğer bir grubu azablandıracağız.” [73] [74]

15. Tekfiri gerektiren bir söz, amel veya itikad izhar edenler üç sınıftırlar:

a. Allah’a yapılması gereken ibadeti Allah’tan başkasına yapan, Allah’a şirk koşan ya da tağutları reddetmeyenler. Bunlar tüm Peygamberlerin ortak mesajı olan İslam dininin aslını bozmuş ve şirke girmişlerdir.

b. Dinde bilmesi zorunlu olan helalleri haram, haramları helal sayanlar. Bunlar; Müslümanların arasında yaşıyorsa ve ilme ulaşma imkânları varsa küfre girerler. Yeni Müslüman olmuş, uzak bir beldede yaşayan ve ilim elde etme yolları olmayanlara hüccet ikamesi yapılır. Bundan sonra ısrar edenlerin küfürlerine hükmolunur.

c. Dinin aslından olmayan, dinde bilinmesi zorunlu olmayan meselelerde küfrü gerektirecek iş yapanlar mazurdur. Hüccetin ikamesi ve şüphenin izalesinden sonra ehliyet sahibi biri, bu insanların küfrüne hükmeder.

16. Dinin aslı olan meselelerde ikrah ve hata dışında insanların özürü yoktur.[75]

Çünkü bu noktada Allah (cc) hüccetini kamil şekilde insanlara ulaştırmıştır. Onların özürlerini ortadan kaldırmıştır.

“Hani kıyamet günü: ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ demeyesiniz diye, Rabbin, Ademoğullarının sırtlarından (sulbünden) zürriyetlerini (çıkarıp) almış ve onları kendilerine şahit tutup: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (diye buyurmuştu). Onlar da: ‘Evet (Rabbimizsin) şahit olduk’ demişlerdi. Yahut: ‘Daha önce sadece atalarımız Allah’a şirk/ortak koşmuşlardı. Biz de onlardan sonra gelen bir nesildik. Şimdi (atalarımız olan) o batıla saplananların işledikleri yüzünden bizi helak mı edeceksin?’ demeyesiniz diye.” [76]

Bu fıtratın gereği olarak Allah (cc) insanların muvahhid olup, müşrik olmamasını ister.

“Sen yüzünü Hanif olarak dine, Allah’ın insanları üzerine yarattığı fıtratına dosdoğru çevir. Allah’ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. O’na dönenler olun. O’ndan korkun. Namazı da dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.” [77]

Allah (cc) bununla yetinmemiş ve tüm insanları uyarmak için kâinatı, fıtrat bilgisini destekleyen delillerle donatmıştır. Kur’an baştan sona Allah’ın bu ayetlerini insanlara hatırlatıp, muvahhid olmalarını ister.

“İlahınız tek bir ilahtır. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O Rahman’dır, Rahim’dir. Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, insanlar için faydalı şeylerle denizlerde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip ölümünden sonra onunla yeryüzünü dirilttiği suda ve orada her çeşit canlıyı üretip yaymasında, rüzgarları estirişinde ve gökle yer arasında boyun eğdirilmiş olan bulutlarda aklını kullanan bir topluluk için nice ayetler vardır.” [78] [79]

Bununla da yetinmeyip Peygamberler gönderir.

“Müjdeleyici ve korkutucu Peygamberler olarak (gönderdik) ki, insanların Peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah Aziz’dir, Hakim’dir.” [80]

Kıyamete kadar korunacak bir Kur’an ile tüm Peygamberlerin ortak mesajını ve dinin aslını muhafaza eder.

“Elif, Lam, Ra. Bu, ayetleri sağlamlaştırılmış sonra da Hakim ve Habir olan Allah tarafından geniş geniş açıklanmış bir kitaptır. ‘Allah’dan başkasına ibadet etmeyesiniz’ diye. Şüphesiz ben size O’nun tarafından (gönderilmiş) bir uyarıcı ve bir müjde vericiyim.“ [81]

Tüm bunlardan sonra hüccetinin yeterlilik ve sağlamlığını ifade için der ki:

“De ki: ‘Öyle ise yeterli ve tam hüccet Allah’ındır. Eğer dileseydi elbette hepinizi hidayete erdirirdi.’ “ [82]

17. Tüm bunlara rağmen, dinin aslına muhalefet edenlerin cahil olduğunu, tevillerinin bulunduğunu ve bu sebeple hüccet ikame edilmeden müşrik-kafir ismini almayacaklarını söyleyenler, apaçık bir dalalet içerisindedirler. Bu mezhebin gerektirdiği şey; Allah’ın, insanları kendinden ötürü yarattığı gaye olan Tevhid’i insanlara tam açıklayıp ulaştıramadığı, Allah’ın (cc) eksik(!) bıraktığını alimlerin tamamlayacağı düşüncesidir. Bu görüş ve lazımı olan mezhep, ilmî bir görüş olmaktan ziyade, şüphe dahi barındırmayan bir dalalettir.

18. İman; dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve organlarla amel etmektir. Bu üçünün bir araya gelmesiyle şer’i iman meydana gelir.

Kişinin kalp ile tasdiği terk etmesi mutlak anlamda küfürdür.

Kişinin dil ile ikrarı terk etmesi (dilsiz olmak gibi) bir özürden ise mazeret, aksi hâlde ise küfürdür.

Amellerin terkinde ise tafsilat vardır. Amelin cinsini (bir bütün olarak ameli) terk eden, imanın rüknünü terk ettiğinden kafir olur. Amelin cinsini terk etmeyip, bazı amelleri terk eden ise selef arasında ihtilaf konusu olmuştur. Racih olan; namazı terk edenin kafir olacağı, namaz dışındaki amellerin terkinin ise fısk olduğudur.

“Kişi ile şirk ve küfür arasında namazın terki vardır.” [83] [84]

19. Asıllarında İslam sabit olmuş Müslümanların birinden, küfre delalet eden bir söz veya eylem sadır olursa, herhangi biri bunun küfrüne hükmedemez. İlim sahibi biri, fiilin sübut yollarına, hükmün şahsa tatbikine gerekli şartlar ve engellerin olup olmadığına bakması gerekir. Bunun neticesinde hüküm verilir.

Çünkü Rabbimiz Müslüman olan ile olmayanın isimlerini, dünya ve ahiret ahkamını birbirinden ayırmıştır.

“İman edip salih amel işleyenleri yeryüzüne fesat çıkaranlar gibi mi kılarız? Yahut takva sahiplerini günahkarlar gibi mi kılarız?” [85]

20. Allah Rasûlü’nün (sav) sahabelerini (r.anhum) ayırım yapmadan sevmek iman; onlara buğz, onları tekfir ise küfür ve nifaktır. Onlara bakışımız Rabbimizin istediği şekildedir.

“Onlardan sonra gelenler derler ki: ‘Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz, şüphesiz ki sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin!.’ “ [86]

21. Kader, iman esaslarındandır. Ona iman etmeyen Müslüman olamaz. Kur’an ve Sünnet kaderin dört mertebeden oluştuğunu gösterir:

a. Allah (cc) mutlak ilim sahibidir. Hiçbir şeyi yaratmadan, olacak herşeyi tüm tafsilatıyla bilendir.

“...Allah’ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilesiniz diye...” [87]

“...Biliniz ki Allah herşeyi bilir.” [88]

b. Allah (cc) bu bilgisini Levh-i Mahfuz’a yazmış ve onu korumuştur.

“Herhangi bir işte bulunursan, ona dair Kur’an’dan bir şey okusan ve siz her ne yaparsanız yapınız, o işe daldığınızda biz mutlaka üzerinize şahidiz. Yerde olsun gökte olsun zerre ağırlığınca bir şey Rabbinizden gizli kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de muhakkak apaçık bir kitap (Levh-i Mahfuz)dadır.” [89]

“Allah her şeyin kaderini yeri ve göğü yaratmadan elli bin sene önce yazdı ve O’nun arşı suyun üzerindedir.” [90]

c. Allah’ın dilemesi her şeyin üzerindedir. O (cc) dilemeden yaprak dahi kıpırdamaz.

“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme yetkileri yoktur. Allah (kendisine) şirk koştukları şeylerden yüce ve münezzehtir.” [91]

“Allah kimi hidayete erdirmeyi dilerse, göğsünü İslam’a açar. Kimi de saptırmayı dilerse onun da göğsünü –gökyüzüne tırmanıyormuş gibi- daraltır, sıkıştırır. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle murdarlık çökertir.” [92]

“Şüphesiz ki bu (sure) bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine doğru bir yol alır. Ama Allah dilemedikçe de siz dileyemessiniz. Çünkü Allah en iyi bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.” [93]

d. Allah (cc) her şeyin yaratıcısıdır. Bilip yazdığı ve dilediği şeyleri vücuda getiren O’dur (cc).

“Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir.” [94]

Allah (cc) insana seçim hakkı/irade tanımıştır. İnsan bu iradesiyle yaptıklarından ve tercihlerinden sorumlu tutulacaktır. Ancak insanın dilemesi ve eylemleri Allah’ın mülkünde cereyan ettiğinden Allah’ın (cc) iradesine tabidir.

22. Şirk dışında kalan büyük günahlar sahibini fasık yapar, ancak kişiyi İslam milletinin dışına çıkarmaz. Kişi işlediği günahı helal görür ya da haramlığını inkar ederse bu sebeple küfre girer.

23. Dini kaynaklarımız ve onu anlama metodunda Kur’an ve Sünnet’i Selef-i Salihin’in anladığı şekilde anlamamız gerektiğine inanıyoruz.

Dinin kaynağı olarak vahyin dışında bir kaynak yoktur. Vahiy, anlamaya dönük bir faaliyet olduğundan ve her insanın da ‘anlama’ faaliyeti farklılık arzettiğinden dolayı, selefin anlayış ve yaşayışı İslam’da ölçü olarak belirlenmiştir.

“İleriye geçen muhacir ve ensar ile onlara ihsan üzere uyanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Bunlar için orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu en büyük kurtuluştur.” [95]

Ayet, Allah’ın rızasının; ensar, muhacir ve onlara güzellikle uymaktan geçtiğini ifade etmiştir.

Allah (cc), Rasûlullah (sav) döneminde iman etmek isteyen ehli kitaba, sahabenin imanını ölçü göstermiştir.

“Artık, eğer onlar da sizin buna iman ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak hidayet bulurlar ve şayet yüz çevirirlerse onlar mutlaka apaçık bir ayrılığa düşerler. Onlara kaşı Allah sana yeter. O, her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.” [96] [97]

24. İcma; dinin kaynaklarındandır. Allah Rasûlü (sav) “Benim ümmetim dalalet üzere bir araya toplanmaz.” [98] buyurmuştur. Sahabe döneminde oluşmuş icmalar, muteber ve makbuldur. Sahabe neslinden sonra iddia olunan icmaların çoğu icma değil, çoğunluğun görüşüdür. Muhakkik alimlerin belirttiği gibi, ümmet dünyanın dört bir yanına dağıldıktan sonra tüm alimlerin görüş birliğinin tespiti imkansızdır.

25. Usul ilminde belirlenen şartlarıyla kıyas, muteber bir delildir. İslam hukukunun tüm nesiller ve çağlara uygun olup, insanların sorunlarına çözüm üretebilmesi için zaruridir.

26. Mütevatir naslarla sabit olan asıllar akidenin konusudur. İnkârı, kat’i olanı inkâr olduğundan, kişiye hüccet ikamesinden ve şüphe izalesinden sonra küfür ismi verilir. Bu anlamda; kabir azabı haktır, şefaat haktır, kıyamet öncesinde İsa’nın (as) nuzulü, Mehdi (as), Deccal, Dabbetu’l Arz haktır ve yaşanacaktır.

27. Gayb ilmi tamamen Allah’ın katındadır. Allah (cc) Rasûllerinden dilediğini gayb ilmine muttali kılar.

“O, gaybı bilendir. O, kendi gaybına hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Ancak, (bildirmeyi) dilediği Peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, onun (Peygamberin) önünden ve ardından koruyucular gönderir.” [99]

“Allah müminleri üzerinde bulunduğunuz bu hâlde asla terk etmez. Nihayet murdarı temizden ayıracaktır. Allah, size gaybı bildirecek de değildir. Fakat, Allah Peygamberlerinden kimi dilerse seçer. O hâlde Allah’a ve Rasûllerine iman edin. Eğer iman eder ve sakınırsanız sizin için pek büyük bir mükafat vardır.” [100]

Allah Rasûlü’nün (sav) kıyamet alametleri olarak belirttiği hususlar, Allah’ın (cc) onu gayp ilimine muttali kılması babındandır. Bu rivayetler haktır. Kıyametin ansızın kopacak olmasını bildiren ayetlerle de çakışmamaktadır. Allah (cc) kıyametin ansızın kopması ile onun alametlerinin varlığını aynı siyakta zikretmiştir.

“Artık onlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun alametleri gelmiş bulunuyor. O hâlde, onlara geldiğinde öğüt almalarının kendilerine ne faydası olur ki?” [101]

28. Allah Rasûlü’nün (sav) sünnetine uymak bir tercih değil, ‘Muhammed’un Rasûlullah’ şahitliğinin zorunlu rüknüdür. Yaşarken bizzat kendisine, vefatından sonra ise sünnetine müracaat etmek Allah’a ve ahiret gününe imanın gereğidir.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e de itaat edin. Ve sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin). Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasûlü’ne götürünüz. Bu, hem daha hayırlı hem de sonuç itibariyle daha güzeldir.” [102]

Sünneti inkar eden ya da sünnet ile sorun yaşayanlar sınıf sınıftırlar:

a. Sünneti Allah Rasûlü’nün (sav) içtihadı kabul edip herhangi bir alimin fikri gibi muamele edenler. Bunlar Allah Rasûlü’ne postacı muamelesi yapan, İslam milleti ile hiçbir bağları olmayan insanlardır.

b. Sünneti tamamen inkar eden, birkaç hadis rivayeti dışında, geri kalanın uydurma olduğuna inananlardır. Bunlar dinin rüknünü inkar edenlerdir. İslam milleti ile bağlarını koparmışlardır.

c. Sünneti bir esas olarak kabul edip, Kur’an’a arz etmeden sünneti kabul etmeyeceğini söyleyenler.

Bunların bu tutumu şayet mütevatir rivayetleri inkara sebebiyet vermişse; hüccet ikamesi ve şüphe izalesinden sonra küfürlerine hükmedilir.

Mütevatir sünnetlerin reddine sebebiyet vermemişse, şayet sahih hadis ile ayet arasında bir zıtlık varsa -buna ehil olan karar verir- tercih metotlarından biri, Kur’an’ı Sünnet’e tercihtir. Kur’an’da olmaması sünnetin alınmayacağı olarak anlaşılıyorsa bu, bidattir.

29. Din alanında Allah Rasûlü’nden sonra ortaya çıkan yenilikler bidattir. Hidayet, Allah Rasûlü’nün sünnetine yapışıp yenilikleri terk etmek; sapıklık, bidatlerle Allah’a kulluk etmektir.

“...Sözlerin en doğrusu Allah’ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed’in yoludur. İşlerin en şerlisi sonradan çıkanlardır. Sonradan çıkarılan her şey bidattır. Her bidat sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir.” [103]

“Benden sonra yaşayanlarınız çok ihtilaf görecektir. Benim ve raşid halifelerimin sünnetine yapışınız. Aman ha! Sonradan çıkan şeylerden sakınınız. Çünkü her yenilik bidat, her bidat sapıklıktır.” [104]

30. Bidat-ı hasene diye bir kavram yoktur, olamaz da. Allah Rasûlü (sav) “Her bidat sapıklıktır” demesine rağmen bidatleri kısımlara ayırmak ve bir kısmına güzel demek büyük bir hatadır.[105]

31. Bidatler ister amelî, ister itikadî alanda olsun; emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker zorunluluğunu getirmektedir. Hikmetle ve güzel bir öğütle uyarıdan sonra bidatinde devam edenler Müslüman olsalar dahi hecri (ilişki kesme ve terki) hak etmektedirler.

“Allah’ın gönderdiği her Peygamberin, onun yoluna uyan ve sünnetine tabi olan ashabı ve havarileri vardır. Onlardan sonra birileri gelir yapmadıklarını söyler, emrolunmadıklarını yaparlar. Kim onlarla eliyle mücadele ederse mümindir. Kim onlarla dili ile mücadele ederse mümindir. Kim onlarla kalbiyle mücadele ederse mümindir. Bunun ardında hardal tanesi kadar dahi iman yoktur.” [106]

Bidat ehline muamele konusu maslahat ve mefsedetlerin gözetilmesine bağlı olduğundan onlarla muamele şekli, alimler ve toplumu iyi tanıyıp tahlil edebilecek olan kanaat önderlerinin kararıyla belirlenebilir. Bireylerin şahsi yaklaşımları kapsayıcı bir bakış açısının sonucu olmadığından zararlı olabilir.

32. Tasavvuf iki kısma ayrılır:

a. İslam’ın ahlak ve manevi yönünü önceleyen, ahiret hayatının güzelliklerini dünya nimetlerine tercih eden, mübah olsa da yeme-içme-uyku gibi ihtiyaçların fazlasından sakınan ve tüm bunları Allah Rasûlü’nün (sav) sünnetinin ölçüleri içinde yerine getiren anlayış.

b. Varlığın tamamını Allah (cc) olarak kabul eden (vahdet-i vucud), şeyhlerine ilahi vasıflar yükleyen, insanların kalbini kabirlere bağlayan, şeytanın fısıltılarını ilham diye pazarlayan, hokkabazlığı keramet addeden, halvet ve açlık esnasında gördüğü serabı manevi makam zanneden, Buda’nın, Allah’ın lanet ettiği Hrıstiyan rahiplerinin açlık, zillet ve aşırılığını İslam ahlakı sanan şirk, bidat ve hurafe dini.[107]

Birinci kısım hangi isim ile isimlendirilirse isimlendirilsin İslam’ın bir yönünü temsil etmektedir. Buna zühd, ahlak, maneviyat ve tasavvuf denmesi önemli değildir. İkinci kısım ise şeytanların vahyiyle oluşmuş, hayalperest müşriklerin Allah’a iftirasıdır. Ne isim verilirse verilsin İslam diniyle bir ilgisi yoktur.

 

Sonraki Sayfa