Loader

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla...

Allah’a hamd, Rasûlü’ne salât ve selam olsun.

Kıymetli okuyucu kardeşim!

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi hidayete tabi olanların üzerine olsun. Bizler Allah’ın kendilerine hidayet bahşettiği, dinine hizmete muvaffak kıldığı, günahlarından korkan ve Allah’ın (cc) rahmetini uman bir topluluğuz. Rabbimizin, bizleri muvaffak kıldığı Tevhid ve Sünnet daveti, O’nun lütfu sayesinde duyuldu ve yayıldı. Dile getirdiğimiz esaslar yeni değildi elbet. Adem’den (as) Muhammed Mustafa’ya (sav) kadar tüm Peygamberlerin ortak mesajıydı. Bu mesajı en gür sesimizle haykırdık.

Bu davetten bihaber milyonlar için hem mesajımız hem de bizler; davetten haberdar olanlar için ise yalnızca bizler meçhul kaldık.

Allah’ın dinine insanları davet etmeye başlamamızla, değişmez Rabbani sünnetler de işlemeye başladı. Allah’a isyan eden yöneticiler, -geçmiş tağutların hoşlanmadıkları gibi- yaklaşan azapla uyarılmaktan hoşlanmadılar. Birilerinin gerçeği onlara hatırlatması kendilerine ağır geldi ve hak ehli ile batıl ehlinin kaçınılmaz sonu olan husumet aramızda başgösterdi.

“Andolsun ki Semud’a kardeşleri Salih’i ‘(Sadece) Allah’a ibadet edin’ diye gönderdik. Bunlar (hemen) iki fırka olup birbirleriyle çekişmeye başlayıverdiler.” [4]

Önce bizleri ve davetimizi küçümsediler. Medyayı ve vakıamızın sihirbazları olan saray mollalarını üzerimize saldılar.

“(Kavmi, Nuh’a): ‘Sana sıradan kimseler tabi olmuş iken sana iman mı edelim?’ dediler.” [5]

“(Firavun dedi ki): ‘Ben, şu aşağılık olandan ve sözünü neredeyse açıklayamayandan daha hayırlı değil miyim?’ ” [6]

İnsanların fıtratına hitab eden ve onları Rabblerine kulluğa davet eden bir çağrının selim fıtratlarda makes bulduğunu görünce, niyetlerimizin bozuk olduğu ve farklı amaçlar güttüğümüz yalanına sarıldılar.

“Kavminden kafir olan ileri gelenler dediler ki: ‘Bu, ancak sizin gibi bir beşerdir. O, size karşı üstünlük sağlamak istiyor. Allah dileseydi elbette melekler indirirdi. Önceki atalarımızdan böyle bir şey işitmedik.’ ” [7]

“Firavun dedi ki: ‘Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim. (Faydası olacaksa) Rabbini yardıma çağırsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.’ ” [8]

Bu davaya gönül vermiş yiğitler dünyalık hiçbir şey istemediler. İnsanların bir ömür peşinden koştuğu üniversitelerde okurken buraları terk ettiler, elde ettikleri unvanlardan sıyrıldılar. Allah’ın razı olmadığı göz kamaştıran ticaretlerini, elde edecekleri iştah kabartıcı mirasları ellerinin tersiyle ittiler. “Allah’a firar edin!” ayetinin canlı tefsiri oldular. Allah’a (cc) giden yolda kulluğun prangası olan tüm esaret bağlarını çözdüler. Saray mollaları ve İslami parti(!) mensupları dini kullanarak zenginleşirken, bu yiğitler din adına tüm dünyalıklarını kaybettiler.

Sonra bizleri tehdit etmeye başladılar. Açıkça ‘Ya sev, ya terk et!’ diyerek ataları olan tağutların Tevhid ehline uyguladıkları bir sünneti daha ihya ettiler.

“Kafir olanlar Peygamberlerine dediler ki: ‘Kesinlikle şunu bilin, sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız yahut dinimize döneceksiniz.’ Bunun üzerine Rabbleri kendilerine şunu vahyetti: ‘Biz o zalimleri muhakkak helak edeceğiz.’ “ [9]

Onlar kendi atalarının sünnetini ihya etti, bizler de kendi atalarımızın...

“Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer ona dönersek mutlaka Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi olmadıkça, sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet. Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” [10]

Aşağılama, ötekileştirme, karakter suikasti... Bunların hiçbirinin etki etmediğini gördüler. Nasıl etki etsin ki? Yiğitler ‘Rabbimiz Allah’tır!’ diyerek ayağa kalkmış ve Rabbleri de kalplerine sabır ve metanet vermişti.

“(Hükümdarlarının önünde) dikilip de: ‘Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başkasını ilah diye çağırmayız, o taktirde gerçekten son derece batıl bir söz söylemiş oluruz’ dediklerinde, biz kalplerine sabır ve metanet vermiştik.” [11]

Artık fiilî müdahale zamanı gelmişti. Bu davet engellenmeliydi.

“(Firavun): ‘Eğer benden başka ilah edinirsen elbette seni hapsedilenlerden kılarım.’ dedi.” [12]

Ve hapsedildik... Ancak bir sorun vardı. Milyonları davet ettikleri ‘Demokrasi Dini’ni fikir hürriyeti ve özgürlük olarak tanımlamışlardı. Onların batılı yayma hakkı olduğu gibi, hak ehlinin hakkı yayma özgürlüğü de olmalıydı. Tam bu noktada onlara selef olan Mekkeliler’in ‘helvadan put’ ironisi baş gösterdi. Müşrikler helvadan put yapıyor, acıkınca da onu yiyorlardı. Evet, acıkınca ilahını yemek... Bu, Allah’ın (cc) müşrikleri dünyada düşürdüğü durumdu. Dünyada bu kadar alçaltılanları acaba ahirette nasıl bir zillet ve azap bekliyordu?

Demokratlar da acıkmış ve yıllarca anlattıkları özgürlükler masalının işlerine gelmediğini görmüşlerdi.

Bizleri hapsetmeleri için bir yalan lazımdı. ‘El-Kaide’ dediler... Ne de olsa Silahlı Terör Örgütlerinin(!) cezalandırılmasına yasaları müsaade ediyordu. Tutmadı. Çünkü sağır sultan bile bizlerin El-Kaide olmadığımızı, Kaide’nin itikadını ve menhecini benimsemediğimizi, işgal beldelerinin dışına taşan askerî eylemlerini tasvip etmediğimizi biliyordu.

Rabbimizin dilemesiyle bir yılın sonunda tüm kardeşlerimiz serbest bırakıldı. Yıl; 2008-2009.

Tağutların zindanlarından çıktıktan sonra kaldığımız yerden daha azimle, yakinimiz artmış bir şekilde yola devam ettik. Hamd ve minnet Allah’adır.

İki yıl sonra tekrar saldırıya geçtiler. ‘Sizler insanlara dinin bir kısmını anlatıyorsunuz. Bizim vazifemiz, sizlerin insanları zehirlemesine engel olmak ve sizin anlatmadığınız, İslam’ın ılımlı yönünü insanlara anlatmaktır.’ dediler. Halen Silivri Cezaevi’nde ‘vatan hainliği’ suçlamasıyla tutuklu bulunan beyefendi(!)nin bu sözleri, operasyonların yapılış amacını özetler gibiydi. Tekrar hapsedildik. İki yıl sonunda tutuklu kardeşimiz kalmadı. Yıl; 2011-2013.

Özgürlüğümüze kavuşunca Rabbimizin yeni lütuf ve imkânlarıyla daha gür sesle ve daha geniş kitlelere hitap ettik. Davetimiz Türkiye sınırlarını aştı. Derslerimiz ve yayınlarımız Türkçe dışında bir çok yabancı dile çevrildi. Bu defa fazla olmuştuk! Yerel tağutları rahatsız ettiğimiz gibi, küresel tağutlar da bu davetten rahatsızdı artık. Dünya basınında Hoca’mız ve davetimizle ilgili haberler yapılmaya başlandı. İçimizdeki yabancılar bu haberleri efendinin marabalarına talimatı olarak kabul edip, yönetimin operasyon yapma zaruretini dillendirmeye başladı.

Dokuz ay geçmemişti ki özgürlüğümüz yine elimizden alındı. Önce ‘IŞİD’ dediler. Ülke gündemini günlerce bu etiket ile meşgul ettiler. Ama ‘El-Kaide’ diyerek tutukladılar. Tutuklama memuru gibi muamele eden hakimler, iki isimle de tutuklamanın mümkün olmadığı kanaatine varınca ‘Silahlı Terör Örgütü(!)’ dediler. Hiç silahı olmamasına rağmen silahlı terör örgütü olma garabetini de yaşamış olduk. Bir emniyet komiserinin söylediğini hatırladık: ‘Sizin silahınız yok ama fikirleriniz silahtan daha tehlikeli.’ (Yıl; 2014.)

Dokuz ay içinde dosyada tutuklu kardeşimiz kalmadı. Serbest kalan kardeşlerimiz aynı noktadan ‘Bismillah’ diyerek görev ve hizmetlerine döndüler. Sekiz ay geçmedi ki yeni bir operasyon daha oldu... Bir hafta boyunca ‘IŞİD Operasyonu’ diyerek kamuoyunu aldattılar. Bizleri ‘El-Kaide’ diyerek tutuklayıp, ara mahkemelerde ‘Silahlı Terör Örgütü(!)’ yaptılar. Sonra tekrar IŞİD olduğumuza kanaat ettiler(!). Devletin istihbarat kurumları mahkemenin talebi üzerine rapor yazdı. Bizlerin IŞİD olmadığını hatta IŞİD’e mesafeli bir yapı olduğumuzu belirttiler. Demokratlar ikna olmadı. Demokrasi helvasından yemeye devam ettiler. Tutuklanmamıza gerekçe gösterilen bayram hutbesinde silahlarımızın ve bombalarımızın olmadığını, eylem planlarına değil davet planlarına sahip olduğumuzu en açık bir şekilde belirtmiştik oysa. ‘Türkiye Cumhuriyetini tağuti bir rejim olarak görüyor musunuz?’, ‘Neden Diyanet’e bağlı camilerde namaz kılmıyorsunuz?’, ‘Atatürk’e put dediniz mi?’, ‘Oy kullanmak şirk midir?’ tarzında sorular neyin silah olarak algılandığını göstermesi açısından anlamlıdır. Hoca’mız ve Müslüman kardeşlerimiz hâlâ tutuklu. Yıl; 2015.

Allah’a hamd olsun, bu operasyonlar davetimizin yayılmasına, sayımızın artmasına, saflarımızın kenetlenmesine ve yeni hizmet alanlarına muvaffak olmamıza vesile oldu.

Zihinlerde oluşan soru büyüdü: ‘Kimdi bunlar ve ne istiyorlardı?’ Herkes bir şeyler söyledi. Sevenlerin sevgisi her geçen gün arttığı gibi, Tevhid ve Sünnet davetinden rahatsız olanların kinleri dillerine yansıdı, içlerinde gizledikleri ise çok daha büyüktür…

Bu davete gönül verenlerin gönlüne şifa olması adına bir hatırlatma, merak edip araştıranların zihinlerindeki sorulara samimi ve apaçık bir cevap, bu davetin düşmanlarına yılmadığımızı ve canımız olduğu sürece en gür sesimizle bu davayı haykıracağımızı müjdelemek adına bu tanıtım metnini hazırladık.

Akide ve menhecimizi, gündemdeki tartışmalı meselelere bakışımızı sizlere sunmaya çalıştık. Bir tanıtım metni olması hasebiyle kısa ve öz olmasına gayret ettik. Zikredilen maddelerin tafsilatını bulabileceğiniz kaynakları ve cemaatimizin çalışmalarını dipnotta belirttik.

Sizleri Allah’a emanet ediyor ve Rabbimizin hidayetimizi arttırmasını temenni ediyoruz.

 

Sonraki Sayfa

Tevhid Dergisi Radyo Tevhid Tevhidi Gündem